Ana içeriğe atla

Her Derde Deva Çikolata Çikolatanın Faydaları

Çikolatanın faydaları, neye iyi gelip neye iyi gelmediği ve kimin, ne zaman ve nasıl çikolata tüketmesi gerektiği konusu, her dönemin hâkim tıp anlayışına göre değişiklik göstermektedir. 

Çikolatanın Faydaları

 

Tıp tarihine paralel olarak kullanım alanı değişen çikolatanın şifa yolculuğunda bize katılın. 

 

Bedendeki Dört Sıvının Dengesi

Avrupalılar kakaoyla tanıştıklarında kökeni Eski Mısır’a kadar dayanan bir tıp anlayışına sahiptiler. Klasik Yunan’da Hippokrates (MÖ 460-MÖ 377) tarafından kurulduğu kabul edilen teori, Galenus (doğumu 130- ?) tarafından ele alınarak geliştirilmişti. Bedenin dört sıvı barındırdığı inancına dayanan “hümoral teori”, Osmanlı tıbbında da “ahlât-ı erbaa” (ya da hıltlar nazariyesi) adıyla on dokuzuncu yüzyıla kadar hâkim olmuştur. Bu teoriye göre insan bedeninde kan (dem), balgam, kara safra (sevdâ) ve sarı safra olarak adlandırılan dört “hılt”, yani dört sıvı vardı. Hastalıklara yol açan şey ise bu sıvılar arasındaki dengesizlikti.  

Kan akıcı (nemli) ve sıcak, beyinde bulunan balgam akıcı (nemli) ve soğuk, dalak ve midede bulu- nan kara safra kuru ve soğuk, karaciğerde saklanan sarı safra ise kuru ve sıcak idi. Hangi sıvı ağırlıktaysa insanlar “demevî”, “safravî”, “melankolik” (kara sevdâlı) gibi tiplere ayrılırdı. 

Çikolatanın ortaya çıkışıyla yapılan ilk şeylerden biri bu yeni yiyeceğin tanımlanması oldu. İspanyol yazarlar kakaonun “sıcak”, fakat “soğuk ve nemliye meylettiğinden” başlayıp, biri soğuk, biri sıcak ve nemli, biri çok sıcak üç kısmı olduğuna kadar farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.  

Kakaonun içine katılacak baharatlar da göz önüne alınarak bir karışım hazırlanması önerilmiştir. 

Örneğin safralılar hindiba suyu katarak, kabızlık çekenler ravent ekleyerek çikolata tüketmeliydi. 19. yüzyıla kadar çikolatanın koleradan kansızlığa, kabızlıktan vereme, ateş düşürmekten çocuk ishaline kadar pek çok hastalığın tedavisinde kullanıldığını görüyoruz.  

 

19. Yüzyıl Sonrası Modern Tıpta Çikolata

19. yüzyıl ile birlikte “ahlât-ı erbaa” anlayışı modern tıp karşısında etkisini kaybetmeye başlasa da tedavi yöntemleri bir gecede değişmediğinden çikolata eski işlevini bir süre daha korumuştur. Modern dönem ilaç kodekslerinde de çikolatanın ilaç terkiplerinde yer aldığı görülmektedir. Şimdi gelin 19. yüzyıldaki çikolatalı ilaçlara göz atalım.  

Çikolatalı ilaçların temelde iki işlevi vardı: Birincisi birtakım sevimsiz ilaçları huysuz hastalara daha kolay kabul ettirmek için kullanılmasıydı. İkincisi ise çikolatanın başlı başına sahip olduğu düşünülen kuvvet verme niteliğinin ilaçlarda göz önüne alınmasıydı. Yani ilaçların etken maddesi çikolata olmasa da ilaç karışımlarında yardımcı bir madde olarak yer alıyordu. Örneğin, yorgunluğa karşı amberli, salepli, iyot ve demirli, katranlı, yulaflı çikolatalı ilaçlar hazırlanıyordu. Mideyi güçlendirmek için kınakına ve Vichy tuzlu; akciğer hastalıklarına karşı İzlanda likenli, sinirleri yatıştırmak için portakal çiçekli, badem sütlü; kurt düşürmek için santoninli, kroton yağlı ilaçlar yapılıyordu. Çikolata bu maddelerin tadını iyileştiriyor, ayrıca kendindeki kuvvet verme özelliğini ilaca katıyordu.  

Hekimlerin ifadelerinden anlaşılan, on dokuzuncu yüzyıldan önce belli hastalıklara karşı birebir şifalı sayılan çikolatanın kademeli olarak bu özelliklerini kaybettiği, bunun yerine kuvvetli bir takviye gıda olarak görülmeye başlandığıdır.  

İsmail Şükrü’nün Heyes’ten çevirdiği, İstanbul’da 1893-94’te basılan Yemek Hıfz-ı Sıhhası’nda çikolata aslî bir gıda sayılmaz. Başka bir deyişle çikolata vücuda enerji girdisi sağlayanlardan değil, takviye olan ve tek başına etkisi sınırlı olan gıdalardandır. Suyla hazırlanırken veya tablet haline getirilirken eksiklerini kapatacak katkılarla zenginleştirilmesi mümkündür.  

Nestlé 1914’te sütlü çikolatasını bugünün diliyle şöyle tanıtır:

“(...) çikolata içindeki fazla şekerden ve kakaonun kendi yağından dolayı nazik mideleri tahriş edebilir, bundan dolayıdır ki çikolata bazen hıfzıssıhha uzmanları tarafından eleştirilir. Hakikaten nazik ve çabuk etkilenen midelerin çikolatayı sade halinde hazmetmekte güçlük çekeceği anlaşılmıştır. Hele çikolatanın cinsi fena ve başka maddelerle karışmış olursa bu tehlike daha da büyür. Bununla beraber çikolatayı ıslah etmenin çaresi düşünülmüştür. Bu konuda muhtelif denemeler yapıldı, kondanse süt ile çikolata karıştırıldığı takdirde çikolatanın (metinde “çukulato”) içerik ve özelliğine bir zarar gelip gelmeyeceğinin anlaşılması lâzımdı. En önemlisi bunun iyi bir şekilde muhafazasına zarar verip vermeyeceğini ve kapalı kutular içinde uzun müddet muhafaza olunup olunmaya cağını anlamak ve hem hıfzıssıhhat ve hem ticaret açısından bilmek lâzımdı. Yani çikolata yiyenlerin hiç zihinlerini meşgul etmeyen noktalar konunun uzmanları tarafından büyük bir dikkatle tetkik ve tahlil olundu ve istenen sonuç elde edildi. ”  

Çikolatanın “kuvvet verme” ve “besleyicilik” nitelikleri, 1920’lerden itibaren giderek artar. Belli cins ve formda çikolatalar başlı başına bir öğün, bir kahvaltılık olarak tanıtılır.  

 

Çikolatanın Faydaları

Günümüzde kolera tedavisinde kullanılmıyor olabilir ancak çikolatanın hammaddesini oluşturan kakaonun ve içerisine eklenen antepfıstığı, kuru üzüm, fındık vb. ürünlerin özellikle bağışıklık güçlendirici etkisini hepimiz biliyoruz.  

Magnezyum, çinko, demir, bakır ve pek çok minerale sahip olan kakao, lif ve polifenol içeriği ile sağlığı destekler. E ve B vitaminlerini içerdiği bilinmektedir.  

Kakaonun en lezzetli eşlikçilerinden olan antepfıstığı ise mineral ve doymamış yağ asitleri açısından oldukça zengindir.  

Antioksidan özelliğe sahip polifenol ve E vitamini içerdiğinden Antep fıstıklı çikolata, ölçülü tüketildiğinde hem keyif veren hem de bağışıklığı destekleyen bir etkiye sahiptir. 

 

İlginizi Çekebilir

Çikolatanın Sporda Kullanımı

Devamı

Vevey'den Saraya: Osmanlı Sarayında Çikolata

Devamı

Çikolata Topları

Devamı

Ne Kadar Çikolata O Kadar Haz!

Devamı

Sıcak Çikolata Nasıl Yapılır?

Devamı

Güneşte Erimiş Çikolatayla Ne Yaparsın?

Devamı